İNANCA SAYGI, İSTİSMARA KARŞI
Atatürk’ün mücadelesi İslam’a ya da samimi inanca karşı değildi. Onun mücadelesi; dini işgal yanlısı siyasetin ve kişisel çıkarların aracına dönüştürenlere karşıydı. Bu ayrım sloganlarla değil, belgelerle anlaşılır.
Mustafa Kemal Atatürk’ü “din düşmanı” ilan eden anlatılar, Cumhuriyet tarihini birkaç ezber cümlenin içine sıkıştırır. Oysa bir insanın kalbine hüküm vermek tarihçinin işi değildir. Tarihin gösterebileceği şey; söylenen sözler, kurulan kurumlar, alınan kararlar ve birlikte mücadele edilen insanlardır.
Bu belgelere bakıldığında karşımıza dine savaş açan bir devlet kurucusu değil; inancı vicdanın alanında korumak, din hizmetlerini hukuk içine almak ve milleti inandığı dinin kaynaklarıyla kendi dilinde buluşturmak isteyen bir Cumhuriyet iradesi çıkar. Atatürk’ün hedefinde din değil; cehaletten, korkudan ve kutsal duygulardan iktidar devşiren din simsarları vardı.
Minberden Cumhuriyet’e
7 Şubat 1923’te, Cumhuriyet henüz ilan edilmemişken Mustafa Kemal Paşa Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’ne girdi ve minberden halka seslendi. Konuşmasına inancın temelini açıkça dile getirerek başladı:
“Allah birdir, şanı büyüktür.”
Mustafa Kemal Paşa · Balıkesir, 7 Şubat 1923
Bu konuşmada camiyi yalnız ibadet edilen bir yapı olarak değil; din ve dünya işlerinin konuşulduğu, milletin ortak meselelerini danıştığı bir toplumsal merkez olarak anlattı. Hutbelerin halkın anlayacağı dilde ve çağın ihtiyaçlarına uygun olması gerektiğini söyledi:
“Hutbeler tamamen Türkçe ve icabat-ı zamana muvafık olmalıdır ve olacaktır.”
Zağnos Paşa Camii konuşması
Buradaki fikir açıktır: İnsan, din adına kendisine söyleneni anlamalı; aklını kullanmalı ve ortak hayatın sorumluluğunu üstlenmelidir. Anlaşılmayan sözler üzerine kurulan bir din düzeni, halkı bilgiye değil aracılara bağımlı bırakır. Atatürk’ün itirazı tam da bu bağımlılığadır.
Zağnos Paşa Camii’nde halka doğrudan hitap etti.
429 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Reisliği kuruldu.
TBMM tahsisatı ve Diyanet sözleşmesiyle çalışmalar başladı.
Diyanet: Dini yok etmek değil, hukuk içinde düzenlemek
3 Mart 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429 sayılı Kanunu kabul etti. Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde bu kanunla Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Cumhuriyet, din hizmetlerini ortadan kaldırmadı; onları yeni devletin hukuk ve kamu düzeni içinde kurumsal bir çerçeveye aldı. Bu model, din hizmetlerinin kişisel nüfuzun ve günlük siyasetin aracı hâline gelmesini önleme iradesi taşıyordu.
Diyanet’in kuruluşunu tek başına Atatürk’ün kişisel inancının kanıtı gibi sunmak da tarihsel yönteme uymaz. Fakat aynı kurum ortadayken “Cumhuriyet dini tamamen yok etmek istedi” demek de gerçekle bağdaşmaz. Kurulan modelin özü şuydu: Din ve ibadet hizmetleri yürütülecek, fakat kutsal değerler devlet egemenliğini ele geçirme veya halkı birbirine düşürme aracı yapılamayacaktı.
Laiklik bu nedenle inançsızlık değildir. Devletin bir mezhebin, bir tarikatın ya da bir siyasî grubun mülkü hâline gelmesini önleyen hukuk ilkesidir. Dindarın da farklı inanç sahibinin de hiçbir dine bağlı olmayan yurttaşın da vicdanını aynı güvence altına alır.
Millet, inandığı dini anlayabilmeliydi
21 Şubat 1925’te TBMM, Kur’an-ı Kerim’in tercüme ve tefsiri ile Sahîh-i Buhârî muhtasarı Tecrîd-i Sarîh’in tercüme ve şerhi için Diyanet bütçesine ödenek ayırdı. Aynı yıl Diyanet, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ile sözleşme yaptı. Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde, Meclisin tahsisatı ve Diyanet’in kurumsal görevlendirmesiyle yürütülen bu çalışma, Hak Dini Kur’an Dili adlı büyük eseri ortaya çıkardı.
Atatürk Araştırma Merkezinin yayımladığı 1930 tarihli metinde Atatürk, bu iradeyi doğrudan “Kur’an’ın çevrilmesini emrettim” sözleriyle anlattı. Elmalılı’nın eseri de kişisel bir sohbetin değil, Cumhuriyet kurumlarının kaynak ve sorumluluk üstlendiği kapsamlı bir çalışmanın ürünüydü.
Burada doğru ifade önemlidir: Görev, yalnızca iki kişi arasında verilmiş kişisel bir talimat değildi; TBMM’nin kaynak ayırdığı ve Diyanet’in sözleşmeyle yürüttüğü bir devlet projesiydi. Amaç milletin inandığı dinin temel kaynaklarına Türkçe ulaşması, neye ve neden inandığını anlayabilmesiydi.
Çünkü anlamadan tekrar edilen söz, din bilgisi üretmez. Tam tersine, halkın temiz inancını kendi çıkarı için kullananlara geniş bir alan açar. Atatürk’ün akla, bilime ve anlaşılır dile yaptığı vurgu; inancı küçümsemek için değil, insanı cehaletin ve aracılık düzeninin esaretinden kurtarmak içindi.
Mücadele sarığa değil, ihanete karşıydı
Millî Mücadele yıllarında bütün din adamları aynı safta değildi. İşgal baskısı altındaki İstanbul yönetiminin Millî Mücadele aleyhindeki fetva ve propagandasına karşı Anadolu’da çok sayıda müftü, imam ve din âlimi bağımsızlık hareketini destekledi. Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Börekçi bunların en önemli isimlerindendi. Karşı fetvanın hazırlanmasına öncülük etti, Millî Mücadele’ye maddî ve manevî destek verdi ve daha sonra Diyanet’in ilk başkanı oldu.
Bu gerçek bile “Atatürk bütün hocalara düşmandı” iddiasını boşa çıkarır. Atatürk’ün ölçüsü kişinin kıyafeti ya da unvanı değil, milletin bağımsızlığı karşısındaki tutumuydu. Sarık taşıdığı için kimse düşman sayılmadığı gibi, sarık taşımak da işgal siyasetini destekleyen bir kişiyi eleştiriden muaf kılmadı.
“Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.”
Mustafa Kemal Paşa · Adana, 16 Mart 1923
Onun düşman olduğu şey hocalık değil, kutsal değerlerin makam, para ve yabancı güçlerin hesabı için kullanılmasıydı. Vatanın bağımsızlığını savunan Rifat Börekçi ile işgalcilerin propagandasına hizmet eden dinî görünümlü çevreleri aynı kefeye koymadı. Bugün de yapılması gereken ayrım budur: samimi inanç başka, din ticareti başkadır.
“Camiler ahır yapıldı” iddiası neyi kanıtlamaz?
Savaş, işgal ve yoksulluk dönemlerinde bazı metruk yapıların geçici kullanımı gibi tekil olaylar bulunabilir. Fakat tekil ve bağlamı farklı olaylar, camilerin ahıra çevrilmesinin Atatürk dönemine ait genel ve sistematik bir devlet politikası olduğunu kanıtlamaz. Böyle bir genel politikayı gösteren güvenilir birincil belge ortaya konmuş değildir.
Her iddia için dört soru sorulmalıdır: Hangi cami? Hangi tarih? Kimin kararı? Belgesi nerede? Bu sorulara cevap vermeyen genelleme tarihsel kanıt değil, siyasî slogandır. Zağnos Paşa Camii’nin minberinden halka seslenen, Diyanet’in kuruluşunu kanunla gerçekleştiren ve dinî eserlerin Türkçeye kazandırılmasına kamu kaynağı ayıran Cumhuriyet yönetimini tek bir belgesiz sloganla anlatmak gerçeği açıklamaz; onu örter.
“Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur”
Kılıç Ali’nin 1955’te yayımlanan hatıralarında aktardığına göre Atatürk, 1930’da şu değerlendirmeyi yaptı:
“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.”
Kılıç Ali’nin hatıra aktarımı · 1955
Bu söz resmî bir konuşmanın eş zamanlı tutanağından değil, yıllar sonra yayımlanan bir hatıradan geldiği için kaynak türünü açıkça belirtmek gerekir. Yine de aynı aktarımın bütünü Atatürk’ün çizgisini berraklaştırır: gerekli gördüğü inancı, çıkar için çalışan “din simsarlarından” kesin biçimde ayırır.
Atatürk, 1923’te Maurice Pernot’ya verdiği mülakatta da milletin inancını bütün sadeliğiyle yaşamasını isterken batıl inanışları eleştirdi. Bu yaklaşımda çelişki yoktur. Samimi inanç vicdanı güçlendirir; dinin iktidar aracı yapılması ise hem vicdanı hem milleti esir alır.
Laik Cumhuriyet, vicdanın güvencesidir
Atatürk’ün din anlayışının merkezinde akıl, bilgi ve vicdan özgürlüğü vardı. Devlet insanın kalbini yönetmeyecek; yurttaş da inancı nedeniyle baskı görmeyecekti. Hiç kimse Allah ile kul arasına girerek siyasî dokunulmazlık, ekonomik imtiyaz ya da yönetme hakkı elde edemeyecekti.
Bu nedenle laiklik cami ile Cumhuriyeti birbirine düşman etmek değil; ikisini de istismardan korumaktır. İnanç, siyasetin oy deposu olduğunda maneviyat zedelenir. Dinî unvan, yanlışın sorgulanmasını engellediğinde hem akıl hem adalet kaybeder. Cumhuriyet’in görevi bir inancı dayatmak değil, herkesin vicdanını ve eşit yurttaşlığını güvenceye almaktır.
Atatürk’ü anlamak, onu bugünün günlük siyasetine göre kalıplara sokmak değildir. Balıkesir’deki minber konuşmasını, Diyanet’in kuruluş kanununu, Elmalılı tefsirinin kurumsal sürecini ve Rifat Börekçi gibi vatansever din adamlarının mücadelesini birlikte okumaktır.
Atatürk’ün askeri olmak; dine düşmanlık etmek değil, dini yalanın ve çıkarın elinden korumaktır. Vatanı işgal hesabına kullananlara, milleti cehalete mahkûm edenlere ve Cumhuriyet’i kutsal sözlerin arkasından yıkmak isteyenlere karşı durmaktır.
Atatürk, inancın değil istismarın karşısındaydı. Bize bıraktığı yol; aklın, bilimin, vicdan hürriyetinin, tam bağımsızlığın ve Cumhuriyet’in yoludur.
BELGELER VE KAYNAKLAR
Daha yakından inceleyin
- Resmî Gazete — 429 sayılı Kanun, 3 Mart 1924 ↗
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı — Atatürk’ün Balıkesir konuşması ↗
- Diyanet — Elmalılı Hamdi Yazır ve tefsiri ↗
- Atatürk Ansiklopedisi — Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ↗
- Atatürk Ansiklopedisi — Mehmet Rifat Börekçi ↗
- Atatürk Araştırma Merkezi — Din ve İslâm dini üzerine sözler ve kaynak künyeleri ↗
- Atatürk Araştırma Merkezi — Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri ↗
Not: Hatırat kaynaklı sözler, resmî tutanaklarla aynı kanıt değeri taşımaz. Bu nedenle ilgili alıntının Kılıç Ali’nin 1955 tarihli aktarımına dayandığı metinde özellikle belirtilmiştir.
